Bir futbolcu bir taşın üzerine oturuyor.
Sonra ne oluyor?
O taş bir anda ziyaretçi akınına uğruyor.
İnsanlar geliyor, taşı görüyor, fotoğrafını çekiyor, üzerine oturuyor, belki de o taşın önünde durup kendince bir anlam yüklüyor.
İnsan bazen gerçekten neye şaşıracağını bilemiyor.
Bu nasıl bir zihniyet?
Bu nasıl bir eylem?
İnsan nasıl olur da bu kadar sıradan bir şeyi, sırf bir başkası yaptı diye anlamlı bir nesneye dönüştürür?
Asıl mesele o taş değil.
Asıl mesele, insanların bir şeye anlam verebilmek için kendi akıllarının dışında bir sebebe ihtiyaç duyması.
Bir futbolcu oturdu diye taş değer kazanıyorsa, o taşın değeri nereden geliyor?
Taştan mı?
Futbolcudan mı?
Yoksa insanların ona yüklediği anlamdan mı?
Belki de bugün en büyük sorunumuz tam olarak burada başlıyor.
Kendi başımıza anlam veremediğimiz şeyleri, başkalarının davranışlarından anlamlı hale getirmeye çalışıyoruz.
Birileri bir yere gidiyor, orası popüler oluyor.
Birileri bir şey yiyor, herkes merak ediyor.
Birileri bir yere oturuyor, insanlar oraya gidip oturuyor.
Birileri bir söz söylüyor, binlerce insan sorgulamadan tekrar ediyor.
Sonra adına da trend diyoruz.
Oysa bazen trend dediğimiz şey, yalnızca kalabalığın düşünmeden birbirini takip etmesidir.
İnsan neden kendi hikâyesini yaşamak yerine başkasının bıraktığı izin peşinden gider?
Neden bir taşın üzerinde oturmanın bile anlamını başka bir insanın hareketinden çıkarmaya çalışır?
Belki de artık kendimize ait meraklarımızı kaybettik.
Kendi gözümüzle görmek yerine başkasının gözünden bakıyoruz.
Kendi aklımızla düşünmek yerine kalabalığın düşündüğünü doğru kabul ediyoruz.
Ve daha kötüsü, bunu o kadar normalleştirdik ki artık kimse dönüp de:
“Ben burada ne yapıyorum?”
diye sormuyor.
Bir futbolcunun taşın üzerine oturması elbette kendi başına sıradan bir davranış olabilir.
Fakat o sıradan davranışın ardından oluşan kalabalık, bize sıradan olmayan başka bir şeyi gösteriyor:
İnsanların anlam arayışını.
Bir fotoğraf karesi bazen bir mekânı meşhur ediyor.
Bir isim bir sokağı görünür hale getiriyor.
Bir insanın dokunduğu şey, başka insanların gözünde hatıraya dönüşüyor.
Buraya kadar belki anlaşılabilir.
Çünkü insan sevdiği insanla bağ kurmak ister.
Hatıra biriktirmek ister.
Bir anı yaşatmak ister.
Ama mesele, hatıranın ötesine geçtiğinde başlıyor.
Çünkü bazen insanlar bir hatırayı yaşamakla yetinmiyor; başkasının yaşadığı anı taklit ederek kendi hayatına anlam katmaya çalışıyor.
İşte bana garip gelen tam olarak bu.
Bir insanın oturduğu taşın üzerinde oturmak seni ona yaklaştırmaz.
Bir futbolcunun fotoğrafının çekildiği yerde fotoğraf çekilmek seni onun hikâyesinin bir parçası yapmaz.
Çünkü hayat, başkalarının bıraktığı izleri tekrar etmekten ibaret değildir.
İnsanın kendi izini bırakması gerekir.
Belki de biraz durup düşünmeliyiz.
Her gördüğümüz şeyin peşinden gitmek zorunda değiliz.
Her popüler olanı anlamlı kabul etmek zorunda değiliz.
Kalabalık bir şeyin etrafında toplanmışsa, bizim de oraya gitmemiz gerekmiyor.
Çünkü bazen insanın kalabalıktan ayrılıp kendi aklıyla baş başa kalabilmesi, kalabalığın içinde kaybolmasından çok daha değerlidir.
Bir futbolcu bir taşa oturmuş olabilir.
Bırakalım taş yine taş olarak kalsın.
Çünkü bazen bir taşın değerini yükselten şey, üzerine oturan insan değildir.
Bazen asıl değer, o taşa bakıp:
“Bu sadece bir taş.”
diyebilecek kadar kendi aklına sahip olabilmektir.
Ve galiba bugün en çok ihtiyacımız olan şey de budur:
Her gördüğümüz şeyin peşinden gitmemek.
Her yapılanı kutsamamak.
Her kalabalığı haklı sanmamak.
Ve en önemlisi…
Kendi aklımızı başkasının oturduğu taşın üzerine bırakmamak.


