93 model bir arabam vardı.
Egzozundan çıkan ses biraz kabaydı. Param olmadığı için arabayı değiştiremiyor, egzozunu da yaptıramıyordum. Fakat sesin çevreyi rahatsız ettiğini düşündüğüm için, mecbur olmadıkça arabayı kullanmıyordum.
Bugün hâlâ aynı şeyi düşünüyorum.
İnsan, çevresine rahatsızlık vermeyi kendisine verilmiş bir hak olarak görmemeli.
Bana göre bunun parayla, makamla, sahip olunanlarla hiçbir ilgisi yok. İnsan, neye sahip olursa olsun, başkasının huzurunu bozma hakkına sahip değildir.
Fakat bugün etrafıma baktığımda bunun giderek unutulduğunu görüyorum.
İnsanlar yalnızca birbirlerini düşünmemeye başlamadı; başkasını rahatsız ettiklerinde bundan rahatsızlık duymamayı da öğrendiler. Hatta bazıları, sahip oldukları imkânları başkalarının sınırlarını aşabilmenin gerekçesi olarak görüyor.
Parası olan daha yüksek sesle konuşabileceğini, daha fazla gürültü yapabileceğini, daha fazla yer kaplayabileceğini ve istediği gibi davranabileceğini düşünüyor.
Sanki para, insanın başkasının hakkına olan mesafesini de satın alabiliyormuş gibi…
Ben buna inanmıyorum.
Bugün de inanmıyorum.
İnsanın değeri, başkalarına ne kadar hükmedebildiğinde değil, elinde güç varken kendisini ne kadar sınırlayabildiğinde ortaya çıkar.
Çünkü insanın gerçek sınavı, istediğini yapabildiği yerde başlar.
Kimse sana “rahatsız ediyorsun” demiyorsa bile rahatsız ettiğini fark edebilmek gerekir.
Kimse seni durdurmuyorsa bile durabilmek gerekir.
Kimse hakkını aramıyorsa bile başkasının hakkını gözetebilmek gerekir.
Bence insan olmanın en önemli taraflarından biri budur.
Bugün kendimi de bu ölçünün dışında tutmuyorum. Başkasından beklediğim şeyi önce kendimde arıyorum. Çevreme verdiğim rahatsızlığı, kendi rahatımın önüne koyuyorum.
Çünkü benim rahatım, başka bir insanın huzurundan daha değerli değil.
Benim özgürlüğüm, başka bir insanın özgürlüğünü yok saydığım yerde anlamını kaybeder.
Bazen düşünüyorum da, o eski arabanın egzozundan çıkan ses aslında bugün bana başka bir şeyi hatırlatıyor.
İnsanların çıkardığı sesleri…
Kibrin sesini, bencilliğin sesini, gösterişin sesini, “Benim param var, istediğimi yaparım” anlayışının sesini…
Asıl gürültü artık egzozlardan çıkmıyor.
İnsanların birbirlerinin hakkını önemsememesinden yükseliyor.
Ve belki de bugün insanlığın en büyük eksikliği, başkasının canını yakmadan, huzurunu bozmadan, hayatına gereksiz yere dokunmadan yaşayabilmeyi unutmuş olmasıdır.
Ben hâlâ bunun bir tercih değil, bir değer olduğuna inanıyorum.
İnsan olmak biraz da kendini sınırlayabilmektir.
Bir başkasını rahatsız edebileceğini bildiğin hâlde bunu yapmamaktır.
Elinde imkân varken bile sınırını bilmektir.
Ve hiç kimse görmese dahi, kendi vicdanına karşı mahcup olmamaktır.
Çünkü insanın gerçek zenginliği cebindekiler değildir.
Başkasının hakkını gözetebilecek kadar vicdan taşıyabilmesidir.
Ben bugün de böyle düşünüyorum.
Başta kendim olmak üzere, hiç kimsenin çevresine rahatsızlık vermeye hakkı yok.
Ne parası olanın…
Ne makamı olanın…
Ne gücü olanın…
Ne de benim.
Çünkü bazı haklar parayla satın alınmaz.
Bazı sınırlar başkaları tarafından çizilmez.
Ve bazı değerler, insanın yalnızca kendisine karşı verdiği sözle yaşar.
İnsan, kimsenin görmediği yerde de insan kalabiliyorsa insandır.


