Bunu ilk fark ettiğimde hava karanlıktı. Pencerenin önünde oturmuş, dışarıdaki sessizliği dinliyordum. Sokakta kimse yoktu. Ama garip olan, sessizliğin içinde bile bir kavga varmış gibi gelmesiydi bana.
Telefon masanın üzerinde duruyordu.
Ekran kapalıydı ama yine de ona bakıyordum.
Sanki birazdan gelecek bir mesaj, bütün geceyi değiştirecekmiş gibi.
Gelmedi.
Sen de gelmedin.
Son zamanlarda hiçbir şey zamanında gelmiyordu zaten. Ne güzel bir haber, ne içten bir gülümseme, ne de insanın içini rahatlatan bir cümle…
Her şey gecikiyordu.
Ve geciken her şey, biraz daha eksilerek geliyordu.
Kapının açıldığını duydum.
İçeri girdin.
Yüzüne baktım.
Bir şey söylemedin.
Ben de söylemedim.
Eskiden suskunluğumuzun içinde bile birbirimizi anlardık. Şimdi ise aynı odada iki yabancı gibi oturuyorduk. Aramızda birkaç metre vardı ama sanki yıllar kadar uzaktık.
Sonra sen küçük bir şey söyledin.
Önemsiz bir şey.
Belki başka bir gün olsa üzerinde durmayacağım, hatta gülüp geçeceğim bir şey.
Ama o gün sinirlendim.
Sesimi yükselttim.
Sen de inat ettin.
Ben daha çok sinirlendim.
Sen daha çok sustun.
Ve o an anladım.
Biz artık büyük meselelerden kavga etmiyorduk.
Birikmiş bütün küçük şeylerden kavga ediyorduk.
Dışarıdaki hayatın üzerimize bıraktığı bütün ağırlığı birbirimizin omuzlarına yüklüyorduk.
İşler kötü gidiyordu.
İnsanlar değişiyordu.
Güven azalıyor, tahammül tükeniyor, herkes biraz daha kendi içine kapanıyordu.
Hayat zaten yeterince yorucuydu.
Ama biz birbirimizi dinlendirmek yerine birbirimize de yük olmaya başlamıştık.
Bir süre yüzüne baktım.
Sonra içimden geçen cümleyi ilk defa yüksek sesle söyledim:
“Dikkat ediyor musun? Her şey her gün biraz daha kötüye gidiyor. Ben daha çabuk sinirleniyorum, sen daha çok inat ediyorsun. Oysa bunların hiçbir gereği yok.”
Sustun.
“Gereği yok,” dedim tekrar.
“Çünkü zaten hayatın her alanında çok sorun var.”
Bu kez cevap vermedin.
Başını eğdin.
Ben de sustum.
Çünkü bazen insanın karşısındakine söyleyecek sözü kalmaz.
Kendisine söyleyecek sözü kalır.
O gece ilk defa kavganın aslında seninle olmadığını düşündüm.
Sen de benimle kavga etmiyordun belki.
İkimiz de hayatın üzerimize bıraktığı şeylerle savaşıyorduk.
Ama yanlış kişiye bağırıyorduk.
Yanlış kişiden hesap soruyorduk.
Yanlış kişiyi suçluyorduk.
Ve insanın en büyük yanılgısı da buydu zaten:
Dışarıda parçalanırken, içeride birbirini parçalamak.
Sabaha karşı uyandığımda sen hâlâ uyuyordun.
Yüzüne baktım.
Uzun zamandır ilk defa seni kızgın olduğum biri olarak değil, yorulmuş biri olarak gördüm.
Belki sen de beni öyle görmeliydin.
Kızgın değil…
Yorgun.
İnatçı değil…
Kırgın.
Sessiz değil…
Söyleyeceklerini içinde büyütmüş biri.
Elimi uzatıp sana dokunmadım.
Sadece yanında biraz daha oturdum.
Çünkü bazen bir şeyi düzeltmek için büyük cümlelere gerek yoktur.
Bazen insanın yapması gereken tek şey, gitmemektir.
Kapıyı kapatmadan içeride kalabilmektir mesele.
Çünkü kapıyı kapattıktan sonra içeride durmanın hiçbir anlamı kalmaz.
Ve ben o gece anladım:
Hayat zaten bizi her gün biraz daha eksiltecek.
İnsanlar zaten biraz daha kıracak.
Dünya zaten yeterince sert.
O halde birbirimizin yarasına neden bir yara daha ekleyelim?
Sabah olduğunda hiçbir şey değişmemişti.
Sorunlar hâlâ oradaydı.
Hayat hâlâ zordu.
Ama biz ilk defa birbirimize karşı değil, aynı tarafta duruyorduk.
Belki bütün mesele buydu.
Her şeyi düzeltmek değil…
Her şey kötüye giderken, birbirimizi daha da kötü hâle getirmemek.


