Verilen değerin kıymeti, çoğu zaman verildiği zaman anlaşılmaz.
Çünkü insan, kendisine sunulan şeylerin bir süre sonra varlığını sorgulamamaya başlar. Bir sesin her gün duyulmasına, bir kapının her zaman açık kalmasına, bir elin gerektiğinde uzanmasına alışır. Alıştıkça da değer, görünmezleşir.
Oysa bazı şeylerin kıymeti, yokluğuyla ortaya çıkar.
Bir insanın sana verdiği değeri, belki de en çok artık vermemeye başladığında anlarsın. Sana ayırdığı zamanı geri çektiğinde, aramayı bıraktığında, sormadığında, merak etmediğinde…
İşte o zaman fark edersin.
Meğer senin sıradan sandığın şeyler, onun fedakârlıklarıymış.
Meğer her gün duyduğun bir “nasılsın?” cümlesinin içinde kocaman bir merak, bir bağlılık, bir sevgi varmış. Meğer sana ayrılan zaman, öylesine geçirilmiş dakikalar değil; bir insanın kendi hayatından sana ayırdığı parçalarmış.
Ama insan, elindekinin değerini çoğu zaman kaybetmeden anlayamıyor.
Çünkü sahip olmak, insana garip bir unutkanlık veriyor.
Varlığına alıştığımız şeylerin yok olabileceğini düşünmüyoruz. Yanımızdaki insanın bir gün susabileceğini, bekleyen bir kalbin bir gün beklemekten vazgeçebileceğini, sürekli uzanan bir elin bir gün geri çekilebileceğini hesaba katmıyoruz.
Sonra bir gün sessizlik geliyor.
Ve o sessizlik, yıllardır duyduğumuz bütün seslerden daha fazla şey anlatıyor.
Artık aranmıyorsun.
Artık sorulmuyorsun.
Artık bir şey anlatmak için sana ihtiyaç duyulmuyor.
İşte insan tam da o zaman anlıyor bazı şeyleri.
Değer verilmiş olmak, yalnızca güzel sözlerle ifade edilen bir şey değilmiş. Bazen bir insanın seni hayatının içinde tutmak için gösterdiği küçük çabalarda saklıymış. Bir mesajda, bir bekleyişte, bir özürde, bir fedakârlıkta, hatta bazen hiçbir şey söylemeden yanında durabilmekteymiş.
Fakat biz çoğu zaman bunları görev zannediyoruz.
Bir insan sürekli anlayış gösteriyorsa, onu anlayışlı olduğu için değil, öyle olmak zorunda olduğu için görüyoruz.
Bir insan sürekli affediyorsa, affetmesini değil, bizim affedilecek kadar önemli olduğumuzu düşünüyoruz.
Bir insan hep yanımızdaysa, onun yanımızda oluşunu bir tercih değil, bir mecburiyet sanıyoruz.
Ta ki gitmeye karar verene kadar…
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıktığında yalnızca kendileri gitmez.
Onlarla birlikte bize verdikleri değerin farkına varma ihtimalimiz de gider.
Ve geriye büyük bir boşluk kalır.
İnsan bazen birini kaybettiği için değil, o insanın kendisine verdiği değeri zamanında anlayamadığı için üzülür.
Çünkü kaybedilen yalnızca bir insan değildir.
Kaybedilen; onunla birlikte gelen huzurdur, güven duygusudur, anlaşılmış olmanın verdiği o tarifsiz rahatlıktır.
Belki de hayatın en acı taraflarından biri budur:
Bazı şeylerin kıymetini, artık onlara sahip olmadığımızda öğreniriz.
Bir kapının sürekli açık kalması, kapının hep açık kalacağı anlamına gelmez.
Bir insanın sürekli vermesi, sonsuza kadar vereceği anlamına gelmez.
Ve bir kalbin sürekli seni taşıması, hiç yorulmayacağı anlamına gelmez.
Her şeyin bir sınırı vardır.
Sabır da…
Sevgi de…
Beklemek de…
Vermek de…
İnsan, kendisine verilen değeri tüketmemeli.
Çünkü değer, tüketildikçe çoğalan bir şey değildir.
Bazı insanlar, verdikçe azalmaz sanılır.
Oysa onlar da yorulur.
Onların da bir gün elleri boşalır.
Onların da bir gün içlerinde söyleyecek söz kalmaz.
Ve belki de en acısı, bir insanın senden vazgeçtiği an değil; senden vazgeçmeden önce içinde senden kaç kez vazgeçtiğini bilememendir.
Bu yüzden bazı şeylerin kıymetini, verilmediğinde anlamak yerine verilirken anlamak gerekir.
Çünkü insanın hayatında bazı insanlar vardır; onların değerini anladığında artık onlara söyleyebileceğin hiçbir şey kalmamış olabilir.
Ve bazen hayat, insana ikinci bir şans vermez.
Sadece sessizce şunu öğretir:
Verilen değer, verilmemeye başlandığında anlaşılır.
Ama keşke…
İnsan, kaybetmeden önce anlayabilseydi.
Keşke bir insanın susmasının, konuşmasından daha büyük bir anlam taşıyabileceğini zamanında fark edebilseydi.
Keşke yanımızda olanların kıymetini, yanımızdan gittiklerinde değil; henüz yanımızdayken bilebilseydik.
Çünkü bazı yoklukların telafisi yoktur.
Bazı kapılar bir kez kapandığında, içeride kalabilmek artık mümkün değildir.
Ve bazı insanlar giderken aslında sadece hayatımızdan değil, bizim onlara biçtiğimiz değersizliğin içinden de giderler.
Geride ise tek bir soru bırakırlar:
“Bunca zaman verdiğim değeri neden ben vermeyi bıraktığımda anladın?”


