Bize zarar veren bir şeyi neden bırakmıyoruz?
İnsan neden ısrarla kendisine iyi gelmeyen şeyleri terk etmek yerine, inatla avuçlayıp bırakmıyor?
Belki de insanın en büyük çelişkilerinden biri budur. Canını acıtanı bilir, yoranı bilir, kendisinden eksilteni bilir ama yine de ondan vazgeçemez. Sanki bıraktığı anda bir şeyini kaybedecekmiş gibi, daha fazla sıkı tutar.
Oysa bazı şeyleri avuçladıkça sahip olmazsın; sadece daha fazla acıtırsın kendini.
Bazen bir insanı bırakmamız gerekir. Bazen bir alışkanlığı, bazen bir düşünceyi, bazen de yıllardır taşıdığımız bir kırgınlığı…
Ama insan, alıştığı acıyı bile zamanla kendi düzeninin bir parçası haline getirebiliyor. Acı tanıdıktır çünkü. Bilinmeyen bir huzurdan daha güvenli gelir bazen insana.
Belki de bu yüzden bırakmak zor gelir.
Çünkü bırakmak yalnızca bir şeyden vazgeçmek değildir. Bırakmak, onunla birlikte kurduğun hayallerden, beklentilerden ve “belki bir gün düzelir” düşüncesinden de vazgeçmektir.
İnsan çoğu zaman gerçeği değil, olmasını istediği şeyi tutar avucunda.
Bir gün değişir diye bekler.
Bir gün anlar diye susar.
Bir gün kıymetimi bilir diye sabreder.
Bir gün her şey eskisi gibi olur diye geçmişe tutunur.
Ama bazı şeylerin değişmesi için daha fazla beklemek değil, artık beklemeyi bırakmak gerekir.
Çünkü her bekleyiş sabır değildir.
Bazen beklemek, kendimize yaptığımız haksızlığın başka bir adıdır.
İnsanın kendisine en büyük iyiliği, her şeyi kaybetmemek için her şeye tutunmak olmadığını anlamasıdır. Bazı kayıplar aslında kurtuluştur.
Bazen bir kapının kapanması, başka bir kapının açılması değildir mesele.
Bazen mesele, artık o kapının önünde beklemeyi bırakmaktır.
Çünkü insanın hayatında öyle şeyler vardır ki, onları taşımaya devam ettikçe kendisine yer kalmaz.
Geçmişin yükünü taşıyan, geleceğine yer açamaz.
Kırgınlığını büyüten, huzurunu küçültür.
Kendisine iyi gelmeyen insanları hayatında tutmaya devam eden, bir süre sonra kendisinden uzaklaşır.
Ve belki de en acısı budur:
İnsan, başkasını kaybetmemek uğruna kendisini kaybedebilir.
Oysa hayat, her şeyi tutabilme gücüyle değil, neyi ne zaman bırakacağını bilme olgunluğuyla anlam kazanır.
Bazen bırakmak yenilmek değildir.
Bazen bırakmak, kendini seçmektir.
Bazen vazgeçmek korkaklık değildir.
Bazen insanın kendisine karşı gösterebileceği en büyük cesarettir.
Çünkü bazı şeyler düzelmez.
Bazı insanlar değişmez.
Bazı yaralar aynı yerde kalır.
Ve bazı yollar, ne kadar yürürsen yürü, seni gitmek istediğin yere götürmez.
Bunu kabul etmek kolay değildir.
Ama insan bir gün şunu öğreniyor:
Her tuttuğumuz şey bizim değildir.
Her kaybettiğimiz şey de kayıp değildir.
Ve her bırakış, bir son anlamına gelmez.
Bazen bir şeyi bırakmak, kendimize yeniden sarılmanın başlangıcıdır.
Belki de asıl mesele şudur:
Bize zarar verdiğini bildiğimiz halde neden hâlâ onu avuçlarımızın içinde tutuyoruz?
Belki korktuğumuz için…
Belki alıştığımız için…
Belki yalnız kalmaktan…
Belki de bıraktığımızda elimizde hiçbir şey kalmayacağını düşündüğümüz için.
Oysa bazen elimizde hiçbir şey kalmaması gerekir.
Çünkü ancak ellerimizi boşalttığımızda, gerçekten bize ait olanı tutabilecek hale geliriz.
Ve belki hayatın en büyük derslerinden biri şudur:
Kendine iyi gelmeyeni bırakmak, hayattan vazgeçmek değil; kendinden vazgeçmemeyi seçmektir.


