İnsanın değişimini yalnızca yaşadığı zamana, çevresine, teknolojiye ya da sosyal hayata bağlamak ne kadar doğru?
Belki de kendimize sormamız gereken daha basit bir soru var:
Ne yiyoruz?
Çünkü yediklerimiz yalnızca midemize girip çıkan şeylerden ibaret değil. Beslenme biçimimiz, yaşam alışkanlıklarımız ve tükettiğimiz ürünler bedenimizle birlikte hayatımızın bütününe dokunuyor.
Bugün baktığımızda insanların daha asabi, daha hırçın, daha tahammülsüz ve daha doyumsuz olduğunu söyleyenlerin sayısı az değil. Herkesin bir şeylere yetişmeye çalıştığı, daha fazlasını istediği, daha hızlı tükettiği ve daha çabuk öfkelendiği bir hayatın içerisindeyiz.
Peki gerçekten neden böyleyiz?
Bunun tek bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.
Ancak tükettiğimiz gıdaların ve yaşam biçimimizin bu değişimde hiç payı olmadığını söylemek de bana pek mümkün görünmüyor.
Bugün soframıza gelen ürünlerin önemli bir kısmı geçmişteki gıdalardan oldukça farklı. Üretim biçimleri değişti, tarım değişti, işleme yöntemleri değişti, raf ömürleri uzadı. Daha hızlı üretiyor, daha hızlı tüketiyor ve daha fazlasını istiyoruz.
Özellikle genetiği değiştirilmiş organizmalar, katkı maddeleri, yoğun işlenmiş gıdalar ve endüstriyel üretim konusunda toplumun kafasında ciddi soru işaretleri bulunuyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
“Genetiği değiştirilmiş gıda tüketiyoruz, dolayısıyla genetiği değişmiş insanlar ortaya çıktı” şeklinde kesin bir bilimsel sonuç çıkarmak doğru olmaz. İnsan genetiğinin bu şekilde değiştiğini gösteren güvenilir bir kanıt bulunmuyor. Fakat bundan, tükettiğimiz gıdaların sağlığımız ve yaşam biçimimiz üzerinde hiçbir etkisi olmadığı sonucu da çıkmaz.
Asıl mesele belki de tam burada başlıyor.
Bir şeyi doğrudan kanıtlayamıyor olmamız, onunla ilgili bütün soruları sormaktan vazgeçmemizi gerektirmiyor.
Ne yiyoruz?
Nasıl üretiliyor?
İçerisinde ne var?
Ne kadar işleniyor?
Bizi gerçekten doyuruyor mu, yoksa yalnızca daha fazlasını istememize mi neden oluyor?
Bunları sormak gerekiyor.
Çünkü günümüzde “doymak” ile “tok hissetmek” arasında bile bir fark oluşmuş durumda.
Karnımız doluyor ama yine yemek istiyoruz.
Bir şey satın alıyoruz ama yetmiyor.
Bir şeye ulaşıyoruz ama kısa süre sonra daha fazlasını istiyoruz.
Bir ekranımız var, daha büyüğünü istiyoruz.
Bir arabamız var, daha iyisini istiyoruz.
Bir hayatımız var, başkasının hayatına bakıp kendi hayatımızı yetersiz görüyoruz.
Belki de doyumsuzluk yalnızca soframızda değil, hayatımızın tamamında kendisini gösteriyor.
Ve bu durumun yalnızca beslenmeyle açıklanamayacağını da kabul etmek gerekiyor.
İnsan davranışını genetik, psikolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel pek çok unsur birlikte şekillendiriyor. Fakat modern yaşamın bize sunduğu tüketim alışkanlıklarının insan psikolojisi üzerinde oluşturduğu baskıyı da görmezden gelemeyiz.
Daha hızlı.
Daha fazla.
Daha kolay.
Daha ucuz.
Daha çok tüket.
Daha çok kazan.
Daha çok sahip ol.
Belki de asıl değişen yalnızca yediğimiz gıdalar değil, hayata bakış biçimimizdir.
Bugün insanın önüne sürekli bir şeyler konuluyor.
Tüketmesi için ürünler, izlemesi için içerikler, satın alması için eşyalar, ulaşması için hedefler…
Ve bütün bunların sonunda insana sürekli olarak “daha fazlasına ihtiyacın var” deniliyor.
Sonra da neden doyumsuz olduğumuzu sorguluyoruz.
Belki de insanın asıl açlığı midesinde değil.
Zihninde.
Buradan bakınca mesele yalnızca GDO meselesi olmaktan çıkıyor. Daha geniş bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz:
Bizi biz yapan şeyleri ne kadar değiştirdik?
Toprağın yapısını değiştirdik.
Üretim biçimini değiştirdik.
Gıdanın yapısını değiştirdik.
Yaşam biçimimizi değiştirdik.
Tüketim alışkanlıklarımızı değiştirdik.
Sonra da insanın neden değiştiğini anlamaya çalışıyoruz.
Elbette her değişimi tek bir nedene bağlamak kolaycılık olur. İnsanlığın geleceğiyle ilgili ciddi iddialarda bulunurken bilimsel kanıtları, araştırmaları ve gerçek verileri göz ardı etmemek gerekir.
Ama sorgulamak başka bir şeydir.
Benim burada anlatmak istediğim de kesin hükümler vermekten çok, sorgulamayı unutmamamız gerektiği.
Çünkü bir toplumun sağlığı yalnızca hastanelerde ölçülmez.
Sofralarında da ölçülür.
Tüketim alışkanlıklarında da…
Çocukların ne yediğinde, insanların ne kadar hareket ettiğinde, ne kadar uyuduğunda, ne kadar stres altında yaşadığında da…
Belki de gelecekte insanlığın karşılaşacağı en büyük sorunlardan bazıları, bugün çok sıradan gördüğümüz alışkanlıkların birikmesiyle ortaya çıkacak.
Bunu kesin olarak bilmek mümkün değil.
Ama bir şey kesin:
İnsan, kendi ürettiği dünyanın içerisinde yaşamaya devam ediyor.
Ve o dünyayı nasıl kurduğumuz, gelecekte nasıl bir insan olacağımızı da bir şekilde etkileyecek.
Bu yüzden belki de sofraya oturduğumuzda yalnızca “Ne yiyeceğim?” diye sormak yerine zaman zaman şunu da sormamız gerekiyor:
“Bunu neden yiyorum?”
Çünkü bazen insanın değiştirmesi gereken ilk şey, tabağındaki değil; tabağına bakışındaki düşüncedir.
Ne yiyorsak biraz oyuz.
Ne tüketiyorsak biraz onun izini taşıyoruz.
Ve belki de geleceğin insanını değiştirecek olan şey, sandığımız kadar uzakta değildir.
Belki de değişim çoktan soframızda başlamıştır.




