Benim ben olduğum bir yer istiyorum
Mavinin kaybolmadığı, sarının siyahlaşmadığı, yeşilin rengi etrafı sarmışken insanların birbirinin rengini değiştirmeye çalışmadığı bir yer…
Belki de insanın bütün arayışı bundan ibarettir.
Kendisi olabileceği bir yer aramak.
Ne eksik olduğunu anlatmak zorunda kaldığı, ne de fazla olduğunu saklamak zorunda bırakıldığı bir yer… Olduğu gibi durabildiği, düşündüğü gibi konuşabildiği ve hissettiği gibi yaşayabildiği bir yer.
Çünkü insan, çoğu zaman kendisini kaybettiği yerde değil; kendisi olmaktan vazgeçtiği yerde yalnızlaşır.
Bize yıllarca bazı renklerin güzel, bazılarının ise kabul edilemez olduğunu öğrettiler. Kimi zaman düşüncelerimizi değiştirdiler, kimi zaman susmayı öğrettiler. Bazen de bize ait olmayan hayatların içine sığabilmek için kendi rengimizden vazgeçtik.
Sonra aynaya baktığımızda gördüğümüz kişi bizdik ama kendimizi tanıyamadık.
Çünkü insanın yüzü aynı kalırken, ruhunun rengi değişebiliyor.
Mavi, gökyüzü kadar özgür olmak isterken birilerinin çizdiği sınırlar arasında kaybolabiliyor. Sarı, güneş kadar sıcak olmak isterken insanların karanlığında siyaha dönüşebiliyor. Yeşil, hayatın ve umudun rengi olarak etrafı sararken, insan kendi içinde kuruduğunu fark edemeyebiliyor.
Oysa mesele renklerin çokluğu değil.
Mesele, hiçbir rengin diğerini yok etmemesi.
Hepimiz aynı olmak zorunda değiliz. Aynı düşünmek, aynı hissetmek, aynı yere bakmak zorunda da değiliz. Belki de hayatın güzelliği tam olarak burada başlıyor.
Birbirimize benzemediğimiz halde birbirimizi anlayabilmekte…
Çünkü farklılık, insanı birbirinden uzaklaştıran değil; doğru bakıldığında birbirini tamamlayan bir şeydir.
Benim ben olduğum bir yer istiyorum.
Kimsenin bana kim olmam gerektiğini anlatmadığı, geçmişimin geleceğime mahkûm edilmediği, hatalarımın karakterim olarak görülmediği bir yer…
Düştüğümde yalnızca düştüğüm için yargılanmadığım, kalkmaya çalışırken elimden tutacak birinin bulunduğu bir yer.
Belki böyle bir yer gerçekten yok.
Belki de insan, hayatı boyunca böyle bir yeri ararken yaşlanıyor.
Ama yine de arıyor.
Çünkü insanın içinde, ne kadar yorulursa yorulsun kendisi olma isteği hiçbir zaman tamamen ölmüyor.
Bazen bir şehirde arıyoruz onu, bazen bir insanda, bazen bir dostlukta, bazen de çocukluğumuzun hiç bozulmamış bir anısında…
Aslında aradığımız yer değil.
Aradığımız, kendimizi kaybetmeden durabileceğimiz bir hayat.
Ve belki de en büyük mesele şu:
İnsan başkalarının istediği kişi olmaya çalışırken kendisine ne kadar uzaklaşırsa, bir gün kendi sesini bile yabancı buluyor.
O yüzden ben, biraz da kendime dönmek istiyorum.
Mavinin yeniden gökyüzü olduğu, sarının yeniden güneşi hatırlattığı, yeşilin yeniden umudu anlattığı bir yere…
Kimsenin rengini değiştirmeye çalışmadığı bir yere.
Benim ben olduğum bir yere.
Belki de bütün mesele, böyle bir yeri bulmak değil; böyle bir yeri kendi içimizde kurabilmektir.
Çünkü insanın dışarıda aradığı huzur, çoğu zaman içeride susturduğu bir sesin yeniden konuşmaya başlamasıdır.
Ve belki o gün anlarız:
Kendimiz olabildiğimiz yer, aslında gitmemiz gereken yer değilmiş.
Dönmemiz gereken yermiş.




