İnsanlar neden trafik kurallarını önemsemiyor?
Aslında sorunun cevabı yalnızca trafik kurallarında değil. Çünkü mesele, kırmızı ışıkta durup durmamak, hız sınırına uymak ya da yayaya yol vermekten çok daha büyük bir anlam taşıyor. Mesele, insanın kendisine ait olmayan bir hakkı kullanırken ne kadar rahat davranabildiği ve aynı davranış kendisine yapıldığında neden birdenbire kuralların ne kadar önemli olduğunu hatırladığıdır.
Kendine yapılan kuralsız davranışı kınayan insanoğlu neden başka insanların yadırgadığını bizzat kendisi yapıyor?
Bunu her gün trafikte görmek mümkün.
Bir başkasının önüne geçmesini eleştiriyoruz. Yol hakkımızı ihlal eden sürücüye kızıyoruz. Kırmızı ışıkta geçen birini gördüğümüzde onun kurallara uymadığından, insan hayatını tehlikeye attığından söz ediyoruz. Fakat aynı kırmızı ışıkta, ortada kimse yokken geçmeyi bazen kendimize hak görüyoruz.
Çünkü insan, çoğu zaman kuralın kendisini değil, kuralın kendisine nasıl uygulandığını önemsiyor.
Başkası yaptığında yanlış olan bir davranış, bize göre şartlar değiştiğinde doğru hale gelebiliyor.
“Benim işim vardı.”
“Geç kalmıştım.”
“Yol boştu.”
“Bir şey olmazdı.”
“Zaten herkes böyle yapıyor.”
Bütün bunlar, yanlış olanı doğruya dönüştürmüyor. Sadece yanlışımızı kabul etmemek için kendimize bulduğumuz gerekçeleri çoğaltıyor.
Oysa trafik kuralları, yalnızca trafik polisinin gördüğü zaman uyulması gereken kurallar değildir. Kuralın anlamı zaten kimse görmediğinde ortaya çıkar.
Kimse bizi görmüyorsa ve biz yine de durabiliyorsak, işte o zaman kurala uymuş oluruz.
Çünkü kuralların gerçek anlamı ceza korkusunda değil, sorumluluk duygusunda saklıdır.
Bir insan yalnızca ceza yememek için kırmızı ışıkta duruyorsa, aslında kırmızı ışığın anlamını henüz kavramamıştır. O ışık, sadece bir levha ya da elektrikle yanan bir renk değildir. Karşıdan gelecek insanın, çocuğun, yaşlının, bisikletlinin, başka bir aracın hayatına duyulan saygının işaretidir.
Bazen birkaç saniye kazanmak için bir başkasının hayatını riske atıyoruz.
Sonra bir gün aynı kuralsızlığın mağduru olduğumuzda, “İnsanlar neden bu kadar dikkatsiz?” diye soruyoruz.
Belki de önce kendimize sormamız gereken soru şudur:
Ben başkasının hayatını ne kadar dikkate alıyorum?
Çünkü toplum dediğimiz şey, başkalarından oluşan ama kendimizi dışında tuttuğumuz bir kalabalık değildir. Toplumun içinde biz de varız. Trafikte gördüğümüz her sürücü, her yaya, her bisikletli aslında bizimle aynı hayatın içerisinde hareket ediyor.
Bir başkasının yaptığı hatanın sonuçlarını düşünmesini beklerken, kendi yaptığımız hatanın sonuçlarını neden düşünmüyoruz?
İnsanın en büyük çelişkilerinden biri de burada başlıyor.
Kendisine saygı gösterilmesini istiyor ama başkasına aynı saygıyı göstermiyor.
Kendisinin hakkının yenmesini istemiyor ama başkasının hakkını kolaylıkla ihlal edebiliyor.
Kendisine yapılan yanlış karşısında adalet arıyor fakat kendi yaptığı yanlışın karşısına bir mazeret koyabiliyor.
Ve belki de bütün bunların sonunda hâlâ kendisini haklı görebiliyor.
Oysa hayat, bize yapılanlarla değil, bizim yaptıklarımızla da ölçülüyor.
Trafikte direksiyonun başına geçtiğimizde sadece bir aracı kullanmıyoruz. Aynı zamanda bir karakteri de ortaya koyuyoruz.
Sabırsızlığımızı, öfkemizi, başkasına verdiğimiz değeri, kendi hakkımızı savunurken başkasının hakkına ne kadar saygı duyduğumuzu gösteriyoruz.
Bir insanın karakteri, kimsenin görmediği yerde yaptığı davranışlarda daha çok belli olur.
Bu yüzden trafik kurallarına uymak yalnızca sürücülük meselesi değildir. Bir medeniyet meselesidir.
Çünkü medeni olmak, sadece kendi hakkını bilmek değildir. Başkasının hakkını da kendi hakkın kadar önemsemektir.
Belki de trafikte ihtiyacımız olan şey daha fazla korna, daha fazla öfke, daha fazla ceza değil; biraz daha fazla düşünmektir.
“Ben olsaydım ne hissederdim?” diye sorabilmektir.
“Bu davranışı bana yapsalar ne düşünürdüm?” diyebilmektir.
Ve en önemlisi, başkasını eleştirmeden önce aynı davranışı kendimizin yapıp yapmadığına bakabilmektir.
Çünkü insanın başkasında yadırgadığı bir davranışı kendisinin yapması, sadece bir çelişki değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmekten kaçmasıdır.
Kurallar, başkaları için konulmuş sınırlar değildir.
Kural varsa, o kuralın içerisinde önce kendimizi görmeliyiz.
Belki o zaman trafik de değişir, toplum da.
Çünkü değişmesi gereken her zaman karşımızdaki insan değildir.
Bazen değişmesini beklediğimiz insan, aynaya baktığımızda gördüğümüz kişidir.




