Mevcut yönetim sistemlerinin en önemli güçlerinden birisinin, insanları yalnızca yönetmek değil, aynı zamanda onları sürekli bir şeylerle meşgul ederek asıl meselelerden uzak tutmak olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan, hayatını ve içinde bulunduğu düzeni sorgulamaya başladığı zaman yalnızca kendisine sunulanları kabul eden bir birey olmaktan çıkar; neden böyle yaşadığını, neden bazı insanların sürekli kazandığını, neden bazı insanların sürekli kaybettiğini, neden adaletin herkese aynı şekilde ulaşmadığını, neden geçim sıkıntısının her geçen gün daha fazla insanın hayatını kuşattığını ve bütün bunların gerçekten kaçınılmaz olup olmadığını sormaya başlar. İşte tam da bu sorgulama başladığında, yönetilmesi kolay bir insan olmaktan çıkıp kendi aklıyla düşünmeye başlayan bir insan ortaya çıkar.
Bu nedenle insanları sürekli meşgul etmek, onları susturmanın veya doğrudan engellemenin çok daha görünmez ve etkili bir yöntemi haline gelebilir. İnsanların önüne her gün yeni bir tartışma, yeni bir gündem, yeni bir kavga, yeni bir siyasi polemik, yeni bir korku veya yeni bir beklenti koyduğunuzda, insanlar bir önceki meseleyi anlamaya fırsat bulamadan başka bir meselenin içine çekilirler. Dün konuşulan unutulur, bugün başka bir konu tartışılır, yarın ise bambaşka bir gündem toplumun bütün dikkatini üzerine çeker. Böylece insanlar sürekli konuşur, sürekli tartışır, sürekli tepki verir ama çoğu zaman bütün bu hareketliliğin içinde asıl sorunun ne olduğunu düşünmeye fırsat bulamaz.
Bugün insanların önemli bir bölümü hayatını gerçekten yaşamak yerine hayatın kendilerine dayattığı gündemleri takip etmekle meşgul. Sabah uyandığımızda ne konuşulduğuna, kimin ne söylediğine, kimin kime cevap verdiğine, hangi olayın gündeme taşındığına, hangi tartışmanın büyütüldüğüne bakıyor, gün boyunca bunları konuşuyor ve akşam olduğunda yine aynı gündemlerin içerisinde yoruluyoruz. Fakat bütün bu yoğunluğun arasında kendi hayatımıza dönüp baktığımızda, çoğu zaman değiştirmek istediğimiz şeylerin hâlâ aynı yerde durduğunu görüyoruz. Geçim sıkıntısı devam ediyor, adalet arayışı devam ediyor, eğitim sorunları devam ediyor, insanların gelecek kaygısı devam ediyor; fakat biz bütün bunları konuşmak yerine günün bize sunduğu yeni tartışmanın peşinden sürükleniyoruz.
Asıl tehlike de burada başlıyor. Çünkü insanı meşgul etmek, onun düşünmesini tamamen engellemek anlamına gelmez; daha tehlikelisi, insanın düşünmesini başka yönlere çevirmektir. İnsan yine düşünür, yine konuşur, yine tepki gösterir fakat düşüncesinin yönünü kendisi belirlememeye başlar. Kendisine gösterilen konu hakkında öfkelenir, kendisine gösterilen konu hakkında sevinir, kendisine gösterilen kişi üzerinden taraf olur ve kendisine gösterilen tartışmanın içerisinde zaman tüketir. Böylece insan kendi hayatının öznesi olmaktan yavaş yavaş uzaklaşırken, kendisine hazırlanmış gündemlerin takipçisi haline gelir.
Bunun en acı tarafı ise insanların çoğu zaman bunun farkına varmamasıdır. Çünkü sürekli hareket halinde olmak insana, bir şeyler yaptığı hissini verir. Oysa hareket etmek ile ilerlemek aynı şey değildir. Bir insan bütün gün koşabilir ama yanlış yöne koşuyorsa bulunduğu yerden daha da uzaklaşır. Toplumlar için de durum bundan farklı değildir. Her gün yeni bir tartışmanın içerisinde olmak, sürekli konuşmak, sürekli tepki göstermek ve sürekli bir şeyleri savunmak, toplumun gerçekten değiştiği anlamına gelmez. Bazen bütün bu gürültü, asıl değişmesi gereken şeylerin üzerini örten büyük bir perdeye dönüşebilir.
Üstelik bu meşguliyet yalnızca siyasal tartışmalarla sınırlı değildir. Tüketim kültürü, sosyal medya, sürekli değişen gündemler, insanların birbirleriyle kıyaslanması, yapay ihtiyaçların oluşturulması ve insanın dikkatini sürekli başka bir noktaya çeken bütün sistem, bireyin kendi hayatı üzerinde düşünmesini zorlaştırmaktadır. İnsan neye sahip olması gerektiğini düşünmekten, elinde olanın değerini anlamaya; başkasının hayatına bakmaktan, kendi hayatını sorgulamaya; başkasının ne söylediğini takip etmekten, kendi ne düşündüğünü anlamaya zaman bulamaz hale gelmektedir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri şudur: Biz gerçekten kendi gündemimizi mi yaşıyoruz, yoksa bize oluşturulan gündemlerin içerisinde mi yaşıyoruz? Çünkü insanın özgürlüğü yalnızca istediği yere gidebilmesiyle veya istediği şeyi söyleyebilmesiyle ölçülemez. Özgürlük aynı zamanda ne hakkında düşüneceğine, neyi önemseyeceğine, neyi sorgulayacağına ve hayatının hangi meselelerini öncelikli kabul edeceğine kendisinin karar verebilmesidir.
Bir toplumun bütün enerjisini sürekli birbirine karşı mücadele etmeye harcaması, o toplumun gerçek sorunlarını çözmek için ayırabileceği enerjiyi de azaltır. İnsanlar birbirleriyle kavga ederken sistemin kendisini sorgulamayı unutabilirler. İnsanlar birbirlerinin siyasi görüşlerini tartışırken çocuklarının geleceğini, eğitim sisteminin durumunu, ekonomik düzeni, adalet mekanizmasını, üretimin neden azaldığını ve toplumun neden giderek daha fazla yorulduğunu konuşmayı ihmal edebilirler. Çünkü kavga etmek kolaydır; asıl meseleye ulaşmak ise cesaret, sabır ve düşünme gerektirir.
İnsanların sürekli meşgul edilmesini sıradan bir durum olarak görmemek gerekiyor. Çünkü insanın zamanı, dikkati ve zihni de sahip olduğu en önemli değerler arasındadır. Bir insanın parasını nasıl harcadığı önemliyse, zamanını ve zihinsel enerjisini nereye harcadığı da o kadar önemlidir. Eğer bir toplumun bütün zamanı başkalarının belirlediği gündemlerin peşinde tüketiliyorsa, o toplumun kendi geleceğini düşünmeye ayıracağı zaman giderek azalır.
Elbette her gündem yapay değildir, her tartışma kasıtlı olarak oluşturulmuş değildir ve toplumda meydana gelen her olayın arkasında insanları meşgul etme amacı bulunduğunu söylemek doğru olmaz. Fakat bundan daha önemli olan, ortaya çıkan sonuçtur. Sonuçta insanlar sürekli gündem değiştiriyor, sürekli tartışıyor fakat temel sorunlar aynı şekilde devam ediyorsa, artık yalnızca gündemlerin kendisini değil, bu gündemlerin toplum üzerindeki etkisini de sorgulamak gerekir.
Çünkü yönetilmek yalnızca emir almak değildir. Bazen insan, kendi düşüncelerinin kendisine ait olduğunu zannederken bile başkalarının oluşturduğu sınırlar içerisinde düşünebilir. Bazen özgür olduğunu düşünürken aslında yalnızca kendisine sunulan seçeneklerden birisini seçiyor olabilir. İşte insanın gerçekten özgürleşmesi, önce bu görünmeyen sınırları fark etmesiyle başlar.
Bu yüzden bugün belki de biraz daha az konuşmaya, biraz daha fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Her gündemin peşinden koşmak yerine hangi gündemin gerçekten bizim hayatımızla ilgili olduğunu ayırt etmeye, bize gösterilen her tartışmaya dahil olmak yerine hangi sorunların yıllardır çözülemediğini hatırlamaya ihtiyacımız var. Çünkü insanın hayatını değiştirecek olan, her gün konuştuğu yüzlerce konu değil; gerçekten önem verdiği birkaç temel mesele üzerinde düşünmesi ve kendi iradesiyle hareket edebilmesidir.
Sonuçta bir toplumu kontrol altında tutmanın en kolay yollarından biri, onun ellerini bağlamak değil, ellerine sürekli başka işler vermektir. İnsanların önüne o kadar çok mesele koyarsınız ki, insanlar bir türlü kendi hayatlarına dönüp bakamazlar. Sürekli bir şeylerle uğraşırlar, sürekli bir şeyleri tartışırlar, sürekli bir şeylerin peşinden giderler ve sonunda yorulurlar. Yorulan insan ise çoğu zaman değiştirmek yerine kabullenmeyi tercih eder.
Belki de yapılmak ve hedeflenen tam olarak budur: İnsanları susturmak gerekmiyor; onları sürekli konuşturmak yeterli olabiliyor. İnsanları düşünmekten tamamen alıkoymak gerekmiyor; düşüncelerini sürekli başka yönlere çevirmek yeterli olabiliyor. Onlara özgür olmadıklarını söylemek gerekmiyor; özgür olduklarını düşünmelerini sağlayacak kadar seçenek sunmak bile bazen yeterli olabiliyor.
Ve insan bütün bunların farkına vardığı gün, kendisine soracağı ilk soru belki de şu olacaktır:
“Ben gerçekten kendi irademle hayatımı mı yaşıyorum, yoksa bana yaşatılan hayatın yapay ve dayatılanla mı meşgul ediliyorum?”


