İnsan, hayatının bir yerinde şunu fark ediyor:
Yanında birinin olması, onunla aynı hayatı yaşadığın anlamına gelmiyor.
Bazen iki insan aynı odada oturuyor, aynı gökyüzüne bakıyor, aynı yağmuru dinliyor. Biri için yağmur huzur oluyor, diğeri için geçmişin hatırlattığı bir yara…
Biri gökyüzüne bakıp geleceği düşünüyor, diğeri geçmişinden kaçacak bir yer arıyor.
Manzara aynı.
Ama insanın içindeki manzara farklı.
Belki de yalnızlığın en ağır hali budur.
Yanında birinin olduğu halde hissettiklerinin içinde tek başına kalmak.
Çünkü insan bir süre sonra yalnızca sevilmek istemiyor.
Anlaşılmak istiyor.
Üstelik uzun uzun anlatmak zorunda kalmadan…
Bir şey söylemeden yüzüne bakıldığında ne hissettiğinin anlaşılmasını istiyor. Suskunluğunun küslük mü, yorgunluk mu, kırgınlık mı olduğunu sorulmadan fark edilmesini istiyor.
Çünkü bazı insanlar konuşarak değil, aynı sessizlikte durarak birbirlerine yaklaşırlar.
Hayat boyunca pek çok insanla karşılaşıyoruz. Birlikte yemek yiyoruz, birlikte yolculuk ediyoruz, aynı fotoğrafın içine giriyoruz, aynı masada yıllar geçiriyoruz.
Fakat bazen bütün bunların içinde görünmeyen bir mesafe büyüyor.
İki insan birbirine bakıyor ama birbirini göremiyor.
Birbirini dinliyor ama birbirini duymuyor.
Yan yana yaşıyor ama aynı hayatın içinde yaşamıyor.
İşte insanın canını en çok yakan mesafe, kilometrelerle ölçülen mesafe değildir.
Ruhların arasındaki mesafedir.
Bu yüzden insan, hayatına aldığı kişiyle yalnızca güzel günleri paylaşmamalı.
Bir manzaranın güzelliğinde de, hayatın çirkinliğinde de aynı yerde durabilmeli.
Çünkü gerçek yakınlık, birlikte gülmek kadar birlikte susabilmektir.
Bir acının karşısında aynı sessizliğe gömülmektir.
Bir haksızlığa bakarken aynı yerden incinmektir.
Bir çocuğun gülüşünde aynı umudu görebilmektir.
Bir yaşlının gözlerinde aynı hüznü fark edebilmektir.
Ve bazen herkesin normal gördüğü bir şeyin karşısında ikinizin de durup, “Burada bir yanlışlık var.” diyebilmesidir.
İnsan aslında hayatını, kendisine benzeyen biriyle değil; dünyaya bakarken ruhunun aynı yerinden bakan biriyle paylaşmak istiyor.
Çünkü benzerlik her zaman yakınlık yaratmaz.
Aynı şeyleri sevmek de yetmez.
Asıl mesele, aynı şeylerin sizde bıraktığı izi anlayabilmektir.
Sen denizi seversin, o da sever.
Ama sen denize bakarken neden sustuğunu bilmiyorsa, denizi sevmenizin hiçbir anlamı kalmaz.
Sen bir şehri özlersin, o da özler.
Ama sen o şehri özlerken aslında bir insanı, bir zamanı, bir çocukluğu özlediğini anlayamıyorsa, aynı özlemin içinde değilsinizdir.
İşte bu yüzden insan, hayat arkadaşını yalnızca elini tutacak biri olarak düşünmemeli.
Aynı manzaraya bakarken kendi içindeki manzarayı da paylaşabileceği biri olmalı.
Çünkü hayat yalnızca görünenlerden ibaret değil.
Bir insanın yüzünde görünmeyen binlerce cümle vardır.
Bir suskunluğun içinde söylenmemiş yüzlerce kelime…
Bir bakışın içinde yıllar…
Bir gülüşün arkasında saklanmış kırgınlıklar…
Ve insan, yanında bulunan kişinin bütün bunları kusursuz biçimde anlamasını beklemese bile, en azından anlamaya çalışmasını istiyor.
Belki sevginin en gerçek hali de budur.
Karşındakinin iç dünyasına sahip olmak değil, o dünyaya kapısını çalmadan önce ayakkabılarını çıkarmayı bilmektir.
Her yere kendi gürültünle girmemektir.
Bazen onun sessizliğine saygı duymaktır.
Bazen çözüm aramadan yanında oturmaktır.
Bazen “Ben buradayım.” demenin, söylenebilecek en büyük cümle olduğunu bilmektir.
Çünkü insan yaş aldıkça şunu daha iyi anlıyor:
Hayatta herkes seninle aynı yöne yürümeyecek.
Herkes senin kadar düşünmeyecek.
Herkes senin kadar hissetmeyecek.
Ve herkes senin gördüğün şeyi göremeyecek.
Ama bir insan çıkacak karşına…
Sen gün batımına bakarken o da susacak.
Sen yağmuru dinlerken o da pencereye yaklaşacak.
Sen bir şarkıda geçmişini hatırlarken onun gözleri de uzaklara dalacak.
Ve o an anlayacaksın:
Aynı manzaraya bakmıyorsunuz sadece. Aynı duygunun içindesiniz.
İnsan için belki de bütün mesele budur.
Hayatın sonunda yanında kaç kişinin kaldığı değil…
Kalanlardan kaçının gerçekten seninle aynı duygunun içinde olduğu.
Çünkü yan yana yaşlanmak mümkündür.
Aynı evde yaşamak mümkündür.
Aynı fotoğrafta yıllarca yan yana görünmek bile mümkündür.
Ama aynı manzaraya bakıp aynı şeyi hissedebilmek…
İşte o, herkesin başına gelmez.
Bu yüzden insan, hayatına birini alırken yalnızca kendisine nasıl baktığına değil, hayata nasıl baktığına da bakmalı.
Çünkü bir gün bütün kalabalıklar dağılacak.
Konuşacak sözler azalacak.
Gidilecek yerler bitecek.
Geride yalnızca iki insan ve önlerinde sessiz bir manzara kalacak.
O an insan şunu bilmek isteyecek:
“Benim gördüğümü o da görüyor mu?”
“Benim hissettiğimi o da hissediyor mu?”
“Ben susarken içimde kopanları o da duyabiliyor mu?”
Eğer cevap evetse…
İşte o zaman insan gerçekten yalnız değildir.
Çünkü bazen bütün dünyaya karşı yalnız kalırsın ama yanında biri vardır ve o tek kişi sana koca bir dünya olur.
Yan yana aynı manzaraya karşı aynı duyguları yaşamalı insan.
Çünkü hayat, yalnızca birlikte geçirilen zamandan ibaret değildir.
Hayat, aynı zamanın içinde birbirinin ruhuna dokunabilmektir.


