İnsanın yaş aldığını, aynaya baktığında yüzünde beliren çizgilerden çok, geçmişinden insanların birer birer eksildiğini gördüğünde anlıyor.
Çocukluğumuzun gençleri vardı…
Mahallenin delikanlıları, sokakların neşeli insanları, düğünlerde halay başını çekenler, kahvenin önünde saatlerce oturanlar, büyüklerimizin yanında saygıyla duran ama kendi aralarında çocuklar gibi gülenler… Biz onları hep genç hatırladık. Çünkü bizim hafızamızda onlar hiç yaşlanmadı.
Oysa zaman geçti.
Biz büyüdük, onlar yaşlandı. Sonra bazıları sessizce aramızdan ayrılmaya başladı.
Birinin ölüm haberini duyduğumuzda yalnızca bir insanın öldüğünü düşünmüyoruz artık. Onunla birlikte geçmişimizden bir sayfanın daha kapandığını hissediyoruz. Bir zamanlar bildiğimiz bir yüz, duyduğumuz bir ses, çocukluğumuzun bir sokağı, bir bayram sabahı, bir düğün gecesi, bir yaz akşamı da sanki onunla birlikte uzaklaşıyor.
Çünkü bazı insanlar sadece insan değildir.
Onlar bizim geçmişimizin tanıklarıdır.
Çocukluğumuzu bilen, nasıl büyüdüğümüzü gören, hangi sokaklarda oynadığımızı hatırlayan, belki de bizim kendimiz hakkında unuttuğumuz şeyleri bile hatırlayan insanlardır. Onların varlığı, geçmişimizle bugünümüz arasında görünmeyen bir köprü kurar.
Bir gün o köprülerden biri daha yıkılır.
Telefon gelir.
“Vefat etmiş.”
İki kelime…
Ama insanın içinde açtığı boşluk iki kelimeyle anlatılamaz.
Bir süre sessiz kalırız. Sonra eski günler gelir aklımıza. Yüzü belirir gözümüzün önünde. Sesi kulağımızda çınlar. Belki yıllardır görmediğimiz halde onu sanki dün görmüşüz gibi hatırlarız.
Ve sonra fark ederiz ki aslında özlediğimiz yalnızca o insan değildir.
Onunla birlikte kendimizin eski halini de özlüyoruz.
Çünkü insan çocukluğunu tek başına hatırlamaz. Çocukluk, insanlarla birlikte hatırlanır. Bir arkadaş, bir komşu, bir öğretmen, bir akraba, bir mahalle büyüğü… Her biri hafızamızdaki başka bir kapıyı açar.
Bir insan gider.
Bir kapı kapanır.
Bir daha o kapıdan aynı şekilde geçemeyiz.
Belki de bu yüzden yaş ilerledikçe cenazeler daha ağır gelir insana. Çünkü artık gidenlerin ardından yalnızca “bir insan eksildi” demeyiz. “Bir dönem daha bitti” deriz.
Çocukluğumuzun gençleri gidiyor.
Dün onları genç görüyorduk. Bugün fotoğraflarına bakıyoruz.
Dün seslerini duyuyorduk. Bugün isimlerini anıyoruz.
Dün aynı sokaklarda yürüyorduk. Bugün o sokaklarda geçmişimizi arıyoruz.
Zamanın en acı tarafı da bu galiba.
Hiçbir şeyi olduğu yerde bırakmıyor.
İnsanları değiştiriyor, evleri yıkıyor, sokakları dönüştürüyor, alışkanlıkları unutturuyor. Bir zamanlar kalabalık olan sofralar küçülüyor. Bayramlarda bir araya gelen insanlar azalıyor. Telefon rehberimizde yıllardır kayıtlı olan bazı isimler artık aranmıyor; çünkü o numaranın diğer ucunda kimse kalmıyor.
Ve biz her geçen gün biraz daha geçmişe ait hale geliyoruz.
Belki de yaşlanmak tam olarak budur.
Saçların beyazlaması değildir yalnızca.
Hatıralarının çoğalması, hatıralarında yaşayan insanların azalmasıdır.
Bir gün çocukluğumuzdan kalan insanların neredeyse tamamı gitmiş olacak. O zaman bizim anlattığımız hikâyeleri bizden başka kimse hatırlamayacak. “Eskiden böyleydi” dediğimizde bizi anlayan insanların sayısı azalacak.
Bu yüzden bugün hâlâ hayatta olan insanlara biraz daha dikkatli bakmak gerekiyor.
Bir telefon açmak…
Bir halini hatırını sormak…
Birlikte oturup eski günlerden konuşmak…
Belki de en önemlisi, “Daha sonra görüşürüz” demeden önce gerçekten görüşmek.
Çünkü hayatın en büyük yanılgılarından biri, hep vaktimiz olduğunu sanmak.
Oysa bazı insanlar bugün vardır, yarın yoktur.
Bazı sesleri bir daha duyamayız.
Bazı elleri bir daha sıkamayız.
Bazı sofralara bir daha oturamayız.
Ve bazı insanlara söylemek istediğimiz güzel sözler, içimizde söylenmeden kalır.
Çocukluğumuzun gençleri birer birer gidiyor.
Biz de onların ardından bakarken, aslında zamanın bize ne kadar hızlı yaklaştığını fark ediyoruz.
Her giden, bize biraz daha hayatı hatırlatıyor.
Her ölüm, kendi sonumuzu değil belki ama hayatın geçiciliğini yüzümüze biraz daha açık gösteriyor.
Bu yüzden geriye kalanlara sahip çıkmak gerekiyor.
Hatırlamak gerekiyor.
Aramak gerekiyor.
Sarılmak gerekiyor.
Çünkü bir gün bizim çocukluğumuz da bir başkasının hatırası olacak.
Belki birileri yıllar sonra bizim fotoğrafımıza bakıp, “Çocukluğumuzun gençleri de birer birer gidiyor” diyecek.
Ve o gün geldiğinde geride bıraktığımız en değerli şey; ne kadar yaşadığımız, ne kadar kazandığımız ya da ne kadar şey sahibi olduğumuz değil, insanların hafızasında nasıl bir iz bıraktığımız olacak.
Çocukluğumuzun gençleri gidiyor…
Onlarla birlikte zamanın bir parçası da gidiyor.
Ama hatırladığımız sürece tamamen kaybolmuyorlar.
Çünkü bazı insanlar ölür, fakat hayatımızdan hiç çıkmaz.
Bir fotoğrafta kalırlar.
Bir cümlede yaşarlar.
Bir sokak köşesinde karşımıza çıkarlar.
Bir şarkının içinde yeniden seslenirler.
Ve bazen hiç beklemediğimiz bir anda, çocukluğumuzun bir akşamında olduğu gibi, yeniden yanımızda belirirler.
Belki de insanın geçmişine yapabileceği en büyük iyilik budur:
Unutmamak.
Çünkü insan, hatırladığı sürece biraz da yaşamaya devam eder.
Çocukluğumuzun gençleri birer birer gidiyor.
Biz ise onların bıraktığı hatıraların arasında, kendi çocukluğumuzu aramaya devam ediyoruz.




