İnsanın düşünmesi, kafa yorması ve mücadele etmesi gereken o kadar önemli mesele varken, hayatını basit, sıradan ve çoğu zaman hiçbir anlam taşımayan konular etrafında tüketmesi ciddi bir çelişkidir. İnsan, kendisini ve çevresini ilgilendiren asıl meseleleri göz ardı ederken küçük anlaşmazlıkları büyütüyor, önemsiz sözlere anlamlar yüklüyor, haklı çıkmak uğruna ilişkilerini yıpratıyor; bazen de bütün bunlar yüzünden huzurundan, sağlığından ve yaşam sevincinden vazgeçiyor. Asıl düşündürücü olan, insanın kendisine hiçbir şey kazandırmayan meseleler uğruna hayatından bu kadar çok şey kaybettiğini çoğu zaman fark etmemesidir.
Bugün insanın neye üzüldüğünden çok, ne uğruna üzüldüğüne; neyle mücadele ettiğinden çok, bu mücadelenin kendisine ne kazandırdığına bakmak gerekiyor. Çünkü her mücadele anlamlı, her haklılık çabası doğru değildir. İnsan bazen haklı çıkmak isterken kendisini haksız duruma düşürüyor, bir başkasına kendisini kabul ettirmeye çalışırken kendi değerlerinden uzaklaşıyor, küçük bir meselede geri adım atmamak uğruna büyük kayıpları göze alıyor. Oysa kendisine sorması gereken basit ama önemli bir soru var: Uğruna bu kadar zaman harcadığım, kendimi ve başkalarını yorduğum şey gerçekten buna değer mi?
İnsan, hayatın sınırlı olduğunu bildiği hâlde zamanını nasıl tükettiği konusunda aynı hassasiyeti göstermiyor. Geri getiremeyeceği ömrünü başkalarının düşüncelerine, küçük hesaplaşmalara ve bitmeyen haklılık mücadelelerine ayırırken kendi hayatının nereye gittiğini sorgulamayı ihmal ediyor. Böylece yaşadığı günlerin farkına varmadan, hayatını güzelleştirebilecek şeyleri erteliyor ve zihnini tüketen meselelerin içinde ömrünü eksiltiyor.
Bu durum yalnızca bireysel bir sorun değildir. İnsanların birbirlerine karşı tahammüllerinin azaldığı, küçük anlaşmazlıkların büyük çatışmalara dönüştüğü, kişisel çıkarların insani değerlerin önüne geçtiği bir ortamda toplumsal ilişkiler de zayıflıyor. Herkes kendi meselesini büyütürken ortak sorunlar geri planda kalıyor; insanlar kendilerini haklı çıkarmaya çalışırken birbirlerini anlamaya daha az zaman ayırıyor. Sonunda aynı toplumda yaşayan insanlar, birbirlerinin hayatını kolaylaştırmak yerine zorlaştıran unsurlara dönüşebiliyor. Bu nedenle toplumsal bunalımın nedenlerini yalnızca dış koşullarda değil, insanın kendi davranışlarında ve birlikte yaşama kültüründeki aşınmada da aramak gerekiyor.
Ancak başkalarını eleştirmek, insanın kendi payını sorgulamadığı sürece eksik kalır. Başkalarının önemsiz şeylere takıldığını söyleyen kişi, kendisinin de başkalarının davranışlarına gereğinden fazla takılıp takılmadığını düşünmelidir. İnsanları anlayışsızlıkla suçlayan, kendi davranışlarının başkalarının hayatında nasıl bir karşılık bulduğunu da görebilmelidir. Çünkü öz eleştiri, yalnızca yanlış yaptığını kabul etmek değil, kendisini haklı gördüğü yerde bile durup düşünebilmektir. İnsan, başkalarında gördüğü yanlışların kendi hayatındaki karşılığını sorgulamadığında, eleştirisi bir değişim arayışından çıkar ve kendi haklılığını doğrulama çabasına dönüşür.
Elbette herkes hayata aynı anlamı yüklemeyecek, aynı şeyleri önemsemeyecektir. Fakat bu farklılıklar, insanın kendisine ve çevresine verdiği zararı sorgulamasına engel değildir. Bir meselenin kişi için önemli olması, o mesele uğruna her şeyden vazgeçmesini haklı çıkarmaz. İncindiği için başkasını incitmek, haksızlığa uğradığını düşünerek bütün ilişkilerini hesaplaşmaya dönüştürmek, insanın kendi huzurunu da kaybetmesine yol açar. Olgunluk, her meseleye tepki göstermek değil, hangi meselenin gerçekten üzerinde durmaya değer olduğunu anlayabilmektir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, insanın kendisine dönüp bakmasıdır. Neyi önemsediğini, zamanını neye harcadığını, kimleri üzdüğünü ve nasıl bir hayat kurduğunu sorgulamasıdır. Başkalarının yanlışlarını görmek kolay, kendi yanlışlarıyla yüzleşmek zordur. Toplumu eleştirmek kolay, eleştirdiğimiz davranışların kendi hayatımızdaki karşılığını kabul etmek zordur. Değişimin başkalarından başlamasını bekleyen insan, kendisinin de bu değişimin bir parçası olduğunu unutmamalıdır.
Mesele, insanın hiçbir şeye üzülmemesi veya gündelik sorunları önemsiz görmesi değildir. Mesele, neye değer verdiğini bilmesi ve uğruna ödediği bedelin farkında olmasıdır. Hayat kendi zorluklarını beraberinde getirirken, insanın bir de kendi elleriyle huzursuzluk üretmesi üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkidir. Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Gerçekten önemli olan şeyleri yaşamak için mi mücadele ediyoruz, yoksa önemsiz meselelerle uğraşırken hayatın kendisini mi kaçırıyoruz?

