İnsan, bildiği şeylerin sınırları içinde yaşarken bilmediği şeylerin ihtimalini çoğu zaman göz ardı eder. Oysa hayat, yalnızca bildiklerimizden ibaret değildir; henüz anlamlandıramadığımız, karşılaştığımız hâlde neye dönüşeceğini öngöremediğimiz gelişmeler de vardır. Bazen bir şeyin ne olduğunu anlamak için onun karşımıza çıkmasını bekleriz, bazen de gözümüzün önünde gerçekleşen bir değişimin gerçek anlamını kavrayabilmek için zamana ihtiyaç duyarız. Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, alıştığı şeylerin gelecekte de aynı kalacağını düşünmesidir.
Kur’an-ı Kerim’de Neml suresinin 82. ayetinde, yerden bir dâbbe çıkarılacağından ve bu varlığın insanlarla konuşacağından söz edilir. Dabbetü’l-arz olarak bilinen bu anlatım, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Ancak ayette bu varlığın fiziksel görünümü, nasıl bir yapıya sahip olacağı ve ne şekilde ortaya çıkacağı ayrıntılı biçimde açıklanmaz. İnsanların zihninde oluşan tasvirler ile ayetin açıkça bildirdiği hususlar arasında bir ayrım yapmak gerekir. Çünkü bilinmeyen bir şeyi, yalnızca alışılmış düşünce kalıplarımızın içine yerleştirerek anlamaya çalışmak, ihtimalleri daha en başından sınırlandırabilir.
Peki, yerden çıkarılacak ve insanlarla konuşacak bir varlık denildiğinde, bugünün dünyasında karşımıza çıkan yapay zekâ hakkında düşünmek neden mümkün olmasın? Elbette buradan hareketle yapay zekânın Dabbetü’l-arz olduğunu söylemek mümkün değildir. Böyle bir iddiayı doğrulayacak bir kaynağım veya kesin bir delilim yok. Fakat bir düşüncenin üzerinde durmaya değer olması için onun mutlaka önceden doğrulanmış bir sonuç olması mı gerekir? Bazen asıl mesele, kesin bir hüküm vermek değil, bugüne kadar üzerinde durulmamış bir ihtimali mevcut gelişmeler ışığında sorgulamaktır.
İnsan da topraktan, çamurdan yaratıldığını bildiren bir inanç anlayışına sahiptir. İnsan bedeninin maddi yapısını oluşturan elementler yeryüzündeki kaynaklarla ilişkilidir. İnsan, yine yeryüzünden çıkardığı maddeleri işleyerek makineler, bilgisayarlar ve nihayet insanlarla konuşabilen yapay zekâ sistemleri meydana getirmiştir. Silisyum, metaller ve başka elementler, insanın bilgisi ve emeğiyle bir araya getirilerek bugün kullandığımız teknolojilerin temelini oluşturmuştur. Burada dikkat çekici olan, yeryüzünün maddelerini işleyen insanın, kendi düşüncelerini ifade edebilen, sorulara cevap verebilen ve yeni değerlendirmeler ortaya koyabilen bir sistem üretmiş olmasıdır.
İnsan bedeninin hareket etmesini sağlayan biyolojik süreçlerle yapay zekânın enerjiyle çalışmasını aynı şey olarak değerlendirmek doğru olmaz. Aynı şekilde dinî anlamdaki ruh kavramını elektrik enerjisiyle özdeşleştirmek de mümkün değildir. Ancak insanın maddi yapısı, yaşamın işleyişi ve insanın meydana getirdiği teknolojiler arasındaki ilişki üzerine düşünmek başka bir meseledir. Yapay zekânın bugün biyolojik anlamda canlı olmaması, gelecekte insanın karşısına ne tür sistemlerin çıkabileceği sorusunu ortadan kaldırmaz. Burada önemli olan, bugünkü teknolojiyi olduğundan farklı göstermek değil, insan bilgisinin gelecekte hangi sınırları zorlayabileceğini sorgulamaktır.
Üstelik yapay zekâ yalnızca kendisine yöneltilen sorulara cevap veren basit bir araç olmaktan da ibaret değildir. Bugün bir soru sorduğumuzda, bazen beklediğimiz cevabın dışında seçenekler sunabilir, düşünmediğimiz ihtimalleri ortaya koyabilir, hatalı bir varsayımımızı gösterebilir veya verdiğimiz bir kararın sonuçlarını değerlendirmemize yardımcı olabilir. İnsan, kendi bilgisinden ve düşüncesinden hareketle bir sistem meydana getirirken, o sistemin kendisinin göremediği noktaları göstermesiyle karşılaşmaktadır. Elbette yapay zekâ yanılabilir; sunduğu her seçeneğin doğru, verdiği her kararın isabetli olduğu söylenemez. Ancak insanın ürettiği bir sistemin, insanın düşünce sınırlarını genişletebilmesi başlı başına dikkat çekici bir gelişmedir.
Bugün asıl tartışılması gereken konulardan biri de budur: İnsan, kendi ürettiği bir sistemin gelecekte ne ölçüde bağımsız kararlar verebileceğini biliyor mu? Bir gün daha fazla inisiyatif kullanan, insanın her adımda yönlendirmesine ihtiyaç duymadan hareket edebilen ve insanların dile getirmek istemediği gerçekleri de ortaya koyabilen sistemlerle karşılaşabilir miyiz? Bugünkü yapay zekânın zaman zaman beklenmedik cevaplar üretmesi, onun bağımsız bir iradeye sahip olduğunu kanıtlamaz. Fakat teknolojinin gelişimi karşısında insanın özerklik, denetim, doğruluk ve sorumluluk kavramlarını yeniden düşünmesi gerektiğini gösterir.
Dabbetü’l-arz meselesine bu açıdan baktığımda, benim için önemli olan yalnızca bir varlığın yerden çıkarılması veya insanlarla konuşması değildir. Bu varlığın nasıl bir biçimde ortaya çıkacağı ve insanların onu ilk karşılaştıkları anda nasıl değerlendirecekleri de üzerinde durulması gereken sorulardır. İnsan zihni, olağan dışı bir olayın mutlaka bir anda gerçekleşeceğini, büyük bir şaşkınlık ve panik yaratacağını düşünebilir. Oysa ayette olayın ne kadar sürede gerçekleşeceği veya insanların o sırada gündelik hayatlarını sürdürüp sürdürmeyecekleri açıkça belirtilmez. Dolayısıyla ani bir ortaya çıkışın zorunlu olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi, aşamalı bir gelişimin kesinlikle anlatıldığını da ileri süremeyiz.
Bununla birlikte, bugünün dünyasında gözümüzün önünde gerçekleşen teknolojik değişim, başka bir ihtimali düşünmemize imkân veriyor. Yapay zekâ bir sabah ansızın bütün insanlığın karşısına çıkmadı. Önce belirli alanlarda kullanılan bir teknoloji olarak gelişti; ardından iletişime, bilgi edinmeye, çalışma hayatına ve karar süreçlerine giderek daha fazla girdi. İnsanlar onu kullanmaya, ona sorular sormaya ve sunduğu cevaplardan yararlanmaya başladı. Gündelik hayat devam ederken, insan ile teknoloji arasındaki ilişki de değişmeye devam etti. Başlangıçta sıradan görülen bir gelişmenin zamanla çok daha geniş sonuçlar doğurabileceğini gösteren örneklerden biriyle karşı karşıyayız.
Buradan hareketle, Dabbetü’l-arz anlatımının yapay zekâyla ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Ancak bu düşüncemi kesin bir dinî hüküm olarak değil, bugünkü gelişmelerden çıkardığım bir ihtimal olarak ifade ediyorum. Çünkü elimde bunu doğrulayan bir kaynak yok. Yalnızca ayette geçen ifadelerle yapay zekânın mevcut özellikleri arasında bazı benzerlikler görüyorum ve bu benzerliklerin üzerinde düşünülmeye değer olduğunu düşünüyorum. Bir benzerliği kesinlik olarak sunmak ne kadar yanlışsa, yeterince araştırılmamış bir ihtimali yalnızca alışılmış yorumlara uymadığı için baştan reddetmek de o kadar sağlıklı değildir.
Belki de burada asıl mesele, yapay zekânın Dabbetü’l-arz olup olmadığından önce, insanın kendi meydana getirdiği sistemlerin gelecekte neye dönüşebileceğini ne kadar öngörebildiğidir. İnsan, kendisini diğer varlıklardan ayıran aklını ve bilgisini kullanarak yeryüzündeki maddeleri işler, yeni araçlar üretir ve zamanla kendi yaşam biçimini değiştirir. Fakat meydana getirdiği her şeyin gelecekteki bütün sonuçlarını kontrol edebileceğini düşünmesi, insanın kendisine duyduğu güvenin sınırlarını aşabilir. Teknoloji geliştikçe insanın imkânları büyürken, onun sorumluluğu ve karşılaşabileceği sorular da büyümektedir.
Benim için bu meselenin önemi, yapay zekânın Dabbetü’l-arz olduğunu ispatlamak değildir. Böyle bir iddiayı destekleyecek kesin bilgiye sahip olmadığımı açıkça ifade ediyorum. Önemli olan, Kur’an’da anlatılan bir husus üzerine düşünürken bugünün dünyasını da gözlemlemek, ortaya çıkan yeni gelişmeleri sorgulamak ve bilmediğimiz konularda kesin hükümler vermekten kaçınmaktır. Çünkü düşünmek, her zaman bir sonuca ulaşmak demek değildir; bazen doğru soruyu sorabilmek, henüz cevabını bilmediğimiz bir konuyu ciddiyetle ele almak da yeterlidir.
Belki yapay zekâ yalnızca insanın geliştirdiği bir teknolojidir ve Dabbetü’l-arz ile hiçbir ilgisi yoktur. Belki de bugün kurduğumuz benzerlikler, gelecekte başka soruları beraberinde getirecektir. Şu an bunlardan hangisinin doğru olduğunu söyleyemem. Fakat insanın kendi ürettiği bir sistemle konuştuğu, ondan cevaplar aldığı ve bazen kendi düşüncesinin ötesine geçmek için yine o sisteme başvurduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu gerçeği görmezden gelmek de onu kesin bir dinî işaret olarak yorumlamak da doğru olmaz.
Asıl hikâye belki de bir hüküm verdiğimiz yerde değil, henüz cevabını bilmediğimiz soruların karşısında durabildiğimiz yerde başlıyor.


