İnsana yakışanla yakışmayanın yer değiştirdiği bir dönemden geçiyoruz. Doğru olanın yanlış, yanlış olanın doğru gibi algılandığı; iyiliğin yerini kötülüğün, dürüstlüğün yerini çıkar ilişkilerinin, içtenliğin yerini yapmacık davranışların aldığı bir anlayış giderek hayatın içinde kendisine yer buluyor. Oysa insanın değerini belirleyen şey, ne kadar dikkat çektiği, ne kadar ön plana çıktığı ya da başkalarının gözünde nasıl göründüğü değil, sahip olduğu değerler ve bu değerlere ne ölçüde bağlı kaldığıdır. Ne var ki bugün insanı insan yapan özellikler çoğu zaman sıradan görülürken, insanın kendi özüne yabancılaşmasına neden olan davranışlar önemsenebiliyor. Asıl üzerinde durulması gereken de budur: Bir toplumda olması gerekenler neden önemini kaybederken, olmaması gerekenler giderek normal kabul edilmeye başlanır?
İnsana yakışan; dürüst olmak, içten davranmak, sade yaşamak, başkasının hakkını gözetmek ve kendi çıkarları uğruna başkalarının değerlerini çiğnememektir. İnsan, sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarının ve beklentilerinin karşısında nasıl bir duruş sergilediğiyle anlam kazanır. Bir insanın doğruyu söylemesi, kimsenin görmediği yerde de dürüst davranması, gücünü başkalarını ezmek için kullanmaması ve çıkarına ters düşse bile vicdanından uzaklaşmaması, olması gerekenin temelini oluşturur. Ancak bu özelliklerin kimi zaman saflık, güçsüzlük ya da hayata ayak uyduramamak olarak değerlendirilmesi, değer yargılarımızın hangi noktaya geldiğini sorgulamamızı gerektiriyor. Çünkü dürüstlüğün kayıp, çıkarcılığın kazanç; mütevazılığın eksiklik, gösterişin üstünlük olarak görüldüğü bir anlayışta insanın kendisiyle kurduğu ilişki de başkalarıyla kurduğu ilişki de sağlıklı bir zeminde ilerleyemez.
Olmaması gereken ise insanın kabul görmek uğruna kendi değerlerinden vazgeçmesi, yanlış olduğunu bildiği davranışları sırf çevresinde yaygın olduğu için benimsemesi ve başkalarının gözünde önemli görünmek adına kendi özünü geri plana itmesidir. Herkesin yaptığı bir davranışın doğru kabul edilmesi, o davranışı doğru hâle getirmez. Aynı şekilde bir düşüncenin çoğunluk tarafından benimsenmesi de onun sorgulanmadan kabul edilmesini gerektirmez. İnsan, tam da bu noktada kendi aklını ve vicdanını kullanabilmeli; başkalarının tercihleriyle kendi doğruları arasındaki farkı görebilmelidir. Aksi hâlde birey, kendi düşüncesini oluşturan bir insan olmaktan çıkarak çevresinin beklentilerine göre biçimlenen bir anlayışın parçası hâline gelir. Böyle bir durumda kaybedilen yalnızca kişisel bir duruş değil, insanın kendi hayatına yön verebilme iradesidir.
Toplum olarak kendi özümüzden uzaklaşmamızın nedenlerinden biri de bize ait olmayan davranış biçimlerini ve kültürel anlayışları sorgulamadan benimsememizdir. Farklı kültürleri tanımak, yeni düşüncelerden yararlanmak ve değişime açık olmak elbette yanlış değildir. Ancak değişimin, insanın kendi değerlerini yok sayması pahasına gerçekleşmesi kabul edilebilir değildir. Bir toplumun gelişmesi, kendi geçmişindeki her şeyi koruması anlamına gelmediği gibi, başka toplumların yaşam biçimlerini olduğu gibi benimsemesi anlamına da gelmez. Önemli olan, neyin insanı geliştirdiğini, neyin insan ilişkilerini güçlendirdiğini ve neyin toplumsal değerleri zayıflattığını ayırt edebilmektir. Kendi değerlerimizi sorgulamadan korumak ne kadar yanlışsa, onları anlamadan ve değerlendirmeden terk etmek de o kadar yanlıştır.
İnsan ilişkilerinde olması gereken güvenin yerini kuşkuya, samimiyetin yerini hesaba, dayanışmanın yerini kişisel çıkarlara bırakması da bu değişimin sonuçlarından biridir. Oysa bir arada yaşamanın temelinde insanların birbirine duyduğu güven, karşılıklı sorumluluk ve ortak değerler bulunur. Her ilişkinin bir çıkar hesabına dönüştüğü, insanların birbirlerine ne kattıklarından çok birbirlerinden ne elde edebileceklerine baktığı bir ortamda samimiyetin ve bağlılığın gelişmesi beklenemez. İnsan, başkalarından beklentileri uğruna kendisinden vazgeçmemeli; kendi çıkarlarını korurken başkalarının haklarını da gözetebilmelidir. Çünkü olması gereken, insanın kendisini yok sayması değil, kendi varlığını başkalarının varlığıyla çatışmadan sürdürebilmesidir.
Burada asıl mesele, geçmişi bütünüyle doğru, bugünü bütünüyle yanlış kabul etmek değildir. Her dönemin kendine özgü doğruları, yanlışları ve sorgulanması gereken alışkanlıkları vardır. Mesele, değişimin insanı daha bilinçli, daha adil ve daha sorumlu bir noktaya taşıyıp taşımadığıdır. Eğer insan, daha iyi bir hayat kurmak adına dürüstlüğünden uzaklaşıyor, daha değerli görünmek uğruna sadeliğini kaybediyor ve daha fazla kazanmak için vicdanını geri plana itiyorsa, ortada ilerlemeden çok bir anlam kaybı vardır. Çünkü insanın gelişmesi, her istediğini elde edebilmesiyle değil, elde etmek istedikleri karşısında hangi değerlerini koruyabildiğiyle ölçülmelidir.
Sonuç olarak, insana yakışanla yakışmayan arasındaki ayrımın korunması yalnızca bireysel bir tercih değil, toplumsal yaşamın sağlıklı biçimde sürdürülebilmesinin de temel şartıdır. Dürüstlük, içtenlik, adalet, sadelik ve vicdan; insanın hayatını zorlaştıran gereksiz yükler değil, insan ilişkilerine anlam kazandıran değerlerdir. Olması gereken, insanın bu değerleri zamanın değişimine göre terk etmesi değil, değişen koşullar içinde onları nasıl yaşatabileceğini düşünmesidir. Olmaması gereken ise yanlışın yaygınlaşmasını doğruluğun ölçüsü kabul etmek, başkalarının tercihlerini sorgulamadan benimsemek ve kendi özümüzden uzaklaşmayı gelişmek sanmaktır. Çünkü insan, başkalarına benzemeyi başardığı ölçüde değil, neye inanması ve nasıl yaşaması gerektiğini kendi aklıyla sorgulayabildiği ölçüde kendisi olur. Bir toplumun gerçek gelişimi de insana yakışmayanın sıradanlaşmasında değil, insana yakışanın yeniden değer kazanmasında saklıdır.

